Sabrın ve bilgeliğin sembolü
Keşfedildiğinden bu yana tüm dünyada sudan sonra en çok içilen içecek olmuş çay. Üstelik dinsel ve sosyal bir fonksiyon da üstlenmiş.
Avrupa’da 13. yüzyıldan bu yana keyif maddesi olarak bilinen çay, eskiden olduÄŸu gibi günümüzde de misafirleri en zarif biçimde ağırlama görevini sürdürüyor. Çayın çıkış noktasını araÅŸtırırken, dünyaca bilinen iki efsaneyle karşılaşıyoruz; biri Japon diÄŸeri Çin kökenli. Japon efsanesi çayın babası Budist rahip Dharma’ya (Japonca Daruna) dayanıyor. 519 yılında, bugün Çin diye bilinen Orta İmparatorluk’ta Dharma adında bir Budist rahip gelir. Dharma; tutkularını yenip bedenine gem vurduktan sonra, geceleri uyumayıp her türlü gevÅŸemeyi kendine yasaklar; tek başına, yapraklarla beslenerek yaÅŸar. Sonunda uykuya yenik düşen Dharma kötü bir düşle uyanır. Bu zayıflığı kendine yediremeyen rahip, sorumlu tuttuÄŸu gözlerinden alır hıncını ve iki göz kapağını kesip fırlatır. Bir gün sonra aynı yere döndüğünde göz kapaklarının toprakta kök saldığını ve harika bir bitkinin boy attığını görür. Bu bitki; o güne kadar hiç kimsenin haberdar olmadığı çay bitkisinden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Çinliler ise bu içeceÄŸi İ.Ö 2737 yılında keÅŸfetmiÅŸlerdir. Efsaneye göre Çin İmparatoru Shen Nong, bahçesinde yabanıl bir çay aÄŸacının altında otururken, kaynayan içme suyuna aÄŸaçtan birkaç çay yaprağı düşüverir. Bu ÅŸekilde keÅŸfedilen çay, Çin’de o gün bu gün içilen çaydır. Çayın anavatanı Çin olduÄŸu halde, çay tarihi en iyi Japonya’da belgelenmiÅŸ. 6. yüzyılın sonlarında çayın, Tibet, Kore ve Japonya’ya girdiÄŸi tahmin edilmekte. 700 yıl boyunca Zen keÅŸiÅŸlerinin keyifle içtiÄŸi çay, ancak 13. yüzyılda geniÅŸ halk kitlelerinin içeceÄŸi haline gelmiÅŸ. 1650 yılında Hollandalılar batıya yaptıkları yolculuklarda çayla tanışmış. Peter Stuyvesant ilk çayı Amerika’ya; o günlerde Hollanda kolonisi olan bugünkü New York’a getirmiÅŸ. 19. yüzyıla gelindiÄŸinde ise tüm Kuzey Denizi civarı artık çayı tanıyormuÅŸ; özellikle de Hollandalı, İngiliz ve Kuzey Alman burjuvalar demlenen yapraklara düşkünlükleriyle anılmışlar.
Bugün dünyadaki sudan sonra en yaygın içecek olan çay soÄŸuk olarak da içilebilir. Bu düşünce 1904 yılında Saint Louis Dünya Fuarı’nda İngiliz Richard Blechynden tarafından geliÅŸtirilmiÅŸ. O yakıcı havada, sıcak çayını satmak için çareyi çayı buz küplerinin üstüne dökmekte bulmuÅŸ; böylece satışları birden bire artmış. PoÅŸet çay düşüncesi de müşterilerine küçük ipek torbacıklar içinde çay numuneleri gönderen New York’lu büyük tüccar Thomas Sullivan’a ait.
Çay, edebiyatta pek çok yazara ilham vermiÅŸtir ya da zaman zaman onların yapıtlarında anlamlı anları simgelemiÅŸtir. Tutkulu çay tiryakileri olan Henry James ve Rainer Maria Rilke örneÄŸinde olduÄŸu gibi… Henry James, aÄŸzına kadar doldurduÄŸu çay fincanında hep kendi yüzünü seyreder, Rilke ise bir fincandan fazla çay içmez, ama dumanı tüten çayı ilgiyle gözlemlermiÅŸ. Melankolik bir kiÅŸi olarak tanınan Nietzshe de ‘Neden bu kadar akıllıyım’ baÅŸlıklı yazısında çay tutkusundan şöyle söz eder: “Çay yalnız sabahları yarar; az, ama koyu olmamalı: Gerekenden bir damlacık açık olsa, çok dokunur, bütün gün kırıklık yapar.”
Çay seremonisi
Japon çay seremonisinin gerçek ruhu sakinlik, alçak gönüllülük ve zarafete dayanır. Bu tören, samurayların günlük yaÅŸamlarını düzenleyen formalitelerin bir yansıması aslında. Bugün uygulanan çay seremonisi 6. yüzyılın 2. yarısında çay ustası Rikyu’nun yarattığı biçimin geliÅŸtirilmesiyle oluÅŸmuÅŸ; Zen Budizminin etkisi altında geliÅŸen seremoninin amacı doÄŸayla bütünleÅŸerek ruhu arındırmak; haz almaya deÄŸil, iç dünyaya iliÅŸkin bir ritüel… Japon çay töreninde bu içecek bahçecilik, mimarlık, dekorasyon ve seramik sanatından oluÅŸan düzenlemelerin de merkezinde yer alıyor. Japonlar bunun için ‘çay yolu’ anlamına gelen ‘chado’ ya da ’sado’ ya da basitçe ’sıcak su çayı’ demek olan cha-no-yu sözcüklerini kullanıyorlar. Çay töreni bir çay evinde; ‘cha-shitsu’da gerçekleÅŸiyor. Misafirler kabul salonunda kendilerine ikram edilen çayı içiyorlar. Bahçedeki gezinti sonrası küçük bir sıranın üzerine oturup içeride tören için hazırlanan çay ustasını bekliyorlar. Usta hazır olduÄŸunda birbirlerini sessizce selamlıyor ve bir su teknesinde ağızlarını ve ellerini yıkayıp loÅŸ ışıklı çay evinin alçak kapısından eÄŸilerek içeriye giriyorlar. Ev sahibi misafirlerin yanında yalnızca dizleri üzerinde hareket edebiliyor. Çay ustası, çay kutusunu ve kepçeyi, mor bir bezle simgesel olarak silip bir tastaki kaynar suyu süzgeçten çay kasesine döküyor. Bambu fırçayla çay kasesini simgesel olarak temizleyip suyu daha küçük bir kaba döküyor. Ardından ince uzun bir kaşıkla kutudan toz çayı alıp kaseye koyuyor. Çay ustası toz çayın üzerine kaynar suyu döküyor ve açık yeÅŸil köpüklü içeceÄŸi küçük fırçayla çırpıyor. Her misafir bir yudum alıp çay mendiliyle kenarını sildiÄŸi kaseyi hafifçe eÄŸilerek yanındakine uzatıyor. Çay ustası evinin kapısını açtığında çay töreni sona eriyor. Japonların tersine Çinliler çayı Tanrı mertebesine ulaÅŸtırmayıp günlük yaÅŸamın bir parçası olarak, sadece yemeklerden sonra içilecek bir içecek olarak ele aldı. İngilizler ‘high tea’ denen ve yanında çay içilen soÄŸuk akÅŸam yemeÄŸi geleneÄŸini Kral Edward döneminden bu yana düzenliyor. Ruslar da çay seremonisi için son derece ilginç çaydanlık-fincan ve aksesuarlarını geliÅŸtirmiÅŸ. Hintliler çaylarını süt ve ÅŸekerle içer, Kuzey Afrikalılar yeÅŸil çayı taze naneyle lezzetlendirir; süt düşmanı Çinliler ise çaylarını içine hiçbir ÅŸey eklemeden içer.
Bu Yazı Toplamda 15 Kez Bugün ise 0 Kez Okunmuştur.